46534588945132

I. 1. 2 İmgenin Yapısı

İmgenin tanımı onun paradoksal yapısını yansıtır. İmge hakkında yapılan birçok tanımlamaların nedeni imgenin birçok sosyal bilim alanında incelenen bir konu olmasından kaynaklanır. İmgeyi oluşturan elemanları bir tablo ile verirsek bu karmaşıklığın nedenleri daha iyi anlaşılacaktır.

Kişisel Deneyimler

Toplumun veya Bireyin "Ötekine" Bakışı

İMGE

Edebiyat,:Eğitim, Sinema ve Güzel Sanatlar v.b

Kişisel Deneyimler

Toplumun veya Bireyin Politik - Dini Düşünceleri

Sosyal, Politik ve Tarihi Olaylar

Bu şemadan da anlaşılacağı üzere imgeyi oluşturan sadece bireysel inançlar ve düşünceler değil aynı zamanda toplumsal değerlerdir. Bu şemada yer verilen imgeyi oluşturan elemanların hemen hemen hepsi bir bilim dalının temelini oluşturmaktadır. Tarih, siyaset bilimi, iletişim bilimi, psikoloji, sosyoloji v.b. Bu da bize imgenin disiplinlerarası bir yapı içinde ele alınması gerektiğini gösterir. İmge incelemelerinde temel çıkış noktasının ötekini tanımlamak olduğu düşüncesi ile Daniel Henri Pageux, “Bir senaryo olarak imajın kültürel ve tarihsel temeller üzerine”oturtulması gerektiğini savunur. Çünkü Pageaux'ya göre imgenin oluşumunu en fazla etkileyen olaylar kültürel ve tarihsel olaylardır. Ancak bu yaklaşımda psikanaliz ve sosyal psikoloji kuramlarının göz ardı edilmesi bir eksikliktir. Çünkü psikanaliz, yazarın neden o imgeyi oluşturduğunu bilinçaltına inerek incelerken; sosyal psikoloji kalıpyargı incelemeleri ile toplumların ötekileştirme sürecini ve bu süreç içindeki bireyin sosyal davranışlarını inceler.

Pageaux'nun tanımına bir ekleme yapmak istersek, imge tarihsel, kültürel, sosyal ve psikolojik elemanların karşılıklı etkileşimi sonucunda oluşan anlamlı yapılardır. Bir yazarın herhangi bir toplum ile ilgili kişisel yaklaşımı toplumsal imgenin oluşacağı anlamına gelmez. Yazarın üretmiş olduğu imgenin kabulü, toplumsal duyarlılıklara, inançlara, geleneklere ve tarihsel olgulara bağlıdır. Batı toplumlarındaki kötü Türk imgesinin temellerine bakıldığı zaman, bu imgelerin sadece bir kaç yazarın kendi düşüncelerinin ve yaklaşımlarının bir sonucu olmadığı, aksine uzun bir zaman süreci içinde, toplumsal uzlaşma ve kabul görme sonucu gerçekleşmiş olduğu görülür. Yukarıda saydığımız unsurların eşgüdümlü etkileşimi imgenin oluşumunu sağlar. Zaten Türkler hakkında olumsuz yargılara sahip olan Batı toplumunun, yazar tarafından eserde işlenen kötü Türk imgesini kabul etmesi zor olmayacaktır. Oluşan bu imge tarihsel ve politik geçmişle ilişkilendirilerek, bugünkü konumuna kavuşmuş olur. Görüldüğü gibi imge kendi başına değil, ancak farklı öğelerin bir araya gelmesi ile oluşan bir sistemdir. Roland Barthes'in göstergebilimsel değer için kullandığı “her öğe, değerini, kendinden önce gelen ve kendini izleyen öğelerle kurduğu karşıtlıktan alır” yaklaşımının, imge oluşumunda da geçerli olduğunu görürüz Bir imgenin değeri ancak karşıtı olduğu zaman anlamlıdır Barbar ve despot Doğu imgesinin etkisi ve varlığı ancak modern ve hümanist bir Batı kavramı ile ilişkilendirildiğinde bir anlam kazanacaktır. En soyut düşünceler karşıtlıkla somutlaştırıldığı takdirde anlamlı yapılar haline dönüşebilirler. Karşıtlığın etkisi ile bu “soyut düşünceler, birbirini takip etmeleri sonucunda imgeye dönüşürler. ”İmgenin oluşumu ve anlamlandırılması için karşıtlık, olmazsa olmaz kurallardan biridir.

İmgeyi oluşturan faktörlerin çeşitliliği, imgeye kültürler ve zaman üstü bir özellik yanında ideolojik bir yapı kazandırmasına da neden olur. Daniel Henri Pageux'ya göre “Metaforik plan üzerinde, yabancının imgesi, hiç ifade edilememiş ve söylenmemiş olan milli gerçeklerin yerine geçebilir ki bu da tamamen bir ideolojinin yansımasıdır.”İmge kavramının ideolojiyle ilişkilendirmesi özellikle karşılaştırmalı edebiyat bilimi incelemelerinde 'ötekinin incelenmesinde ve sosyal psikoloji alanındaki kalıpyargı /stereotip çalışmalarında kendini daha belirgin olarak gösterir. İmge bu yönü ile bir ideolojinin yayılmasında başvurulan bir propaganda aracı olarak karşımıza çıkar. Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne katılımının önündeki en büyük engel, Batı kültürlerindeki Anti-Türk propaganda ve ideolojilerinin yaymış olduğu imgelerdir.

Nevide Dellal Akpınar, Jean-Marie Grassin'in teorisine paralel olarak imgeleri üç grupta inceler. Akpınar'a göre imgenin üç temel özelliği vardır:

1. Bir grup insana veya tek bir insana özgü davranış ve düşünüş biçimini genelleştirip tüm topluma mal edebilmektir.

2. Belirli bir dönem ve yüzyıla özgü davranış ve düşünüş şekilleri, daha sonraki tüm dönemler için genel geçer kabul edilebilmektedir.

3. İmgelerin bazen gerçekleşmiş gibi görünen, ancak gerçeğin ta kendisi olamayan yanıltıcı sahte olgulardan yola çıkarak oluşturduklanı görülmektedir.

Grassin'in yaklaşımı ile imgelerin özelliklerini üç ana başlıkta toplamak mümkündür: Genel kabul, zaman üstülük, gerçeğin deformasyonu.

Genel kabul imgenin temel özelliklerinden birisidir. İmge sadece yazarın değil aynı zamanda toplumunda kendisini anlatım biçimidir. İmgeler toplumu oluşturan bireylerin çoğunluğu tarafından kabul edildiği sürece varlıkları sürdürebilirler.

Zaman ötesilik özelliğine göre de imge, zamanı ve kuşakları aşarak günümüze kadar ulaşır. Emel Kefeli'ye göre, “imgeler tarihi kökenlere dayanmakla birlikte göreceli gerçekleri ifade ederler. Kulaktan kulağa, nesilden nesile geçerler, toplumun dilinde yaşar, katmanlaşırlar. Bunları değiştirmek pek de kolay değildir.” Uzun bir zaman diliminde oluşan imgeleri yok etmek veya kolektif bilinç üzerindeki etkisini en aza indirgemek için oldukça uzun bir zaman dilimine ihtiyaç vardır. Markus Foti'ye göre ise bu değişim olanaksız gibidir. Çünkü “bir toplumdaki imgeler ve stereotipler toplumun gelişim değişimine bağlı olarak evrim geçirirler.” Oluşumu yüzyıllar ötesine dayanan herhangi bir imgenin yok edilmesi için, yine yüzyıllık bir süreç gerektireceğini düşünen Foti'ye göre, yüzyıl sonra toplumlardaki düşünce farklılıkları, siyasal sosyal olaylar yeni imgeler oluşturacaktır. Bu yeni imglerde kendinden bir önceki imgenin özelliklerini taşıyacaktır. Çünkü imgeyi oluşturan kalıpyargılar kuşaktan kuşağa aktarılarak varlıklarını sürdürebilirler.

Gerçeğin deformasyonu özelliği ise, yazarın kendi algı dünyasının verileri ışığında algıladığı gerçeği, dönüştürerek aktarmasıdır. Gerçek kavramı yazarın kendi değerler dizgesinde yeniden şekillenir ve değişime uğrar. Yazar neden böyle bir değiştirme eylemine ihtiyaç duyar? Yazar dış dünyanın gerçeklerine kendinden bazı özellikler katarak, bir anlamda gerçeği sahiplenmiş gibi olur. “Tipik bir şeyin gösterimini yaparken sanatçılar, gerçekliğe karşı kendi heyecansal yaklaşımlarını da onun içinde dile getirirler.”Ayrıca algı konusunda ilerde değineceğimiz gibi bir olayı ya da olguyu herkesin algılama şekli birbirinden farklıdır ve algılama şekli kişinin bilinçaltına, inançlarına bağlı olarak değişkenlik gösterebilir. Bu yönü ile “hayal ve düşün bir ürünü olan imgeler gerçekten bağımsız hatta gerçeğe ters düşen duyumlar, sunumlar” olarak tanımlanabilir.

İmgenin bu üç özelliğine bir ekleme de biz yapmak istiyoruz. Bu üç özelliğin dışında imge bir mesajın iletişim şeklidir. “Okuyucunun kafasında oluşan her imge yazardan okuyucuya bir mesaj ileten sembolik bir dildir. Ve bu mesaj genellikle göndericinin veya göndericinin ait olduğu toplumun politik bir düşüncesinin yansımasıdır” Yani her imge bir mesaj içerir ve bu mesaj toplumun kendisinin yarattığı anlam kalıpları içinde okur tarafından algılanır ve doğrulanır. Bu iletişim işlevini Roman Jakobson'un iletişim şeması ile açıklamaya çalışalım:

GÖNDERİCİ--

(YAZAR-TOPLUM)

BAĞLAM

IMGE-

-ALICI (YAZAR-TOPLUM)

KANAL

KOD


Yazarın imge ile oluşturduğu mesajın okuyucu tarafından algılanması, ancak yazar ve okur arasında ortak bir bilgi birikimi bulunması durumunda gerçekleşebilir. Okur hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığı bir toplum üzerine yaratılmış olan imgeleri kolaylıkla kabullenemez. Okurun yazar tarafından üretilen imgeyi kabullenmesi için, kendi zihnindeki bilgilerle bir ilişki kurması gereklidir. O halde okuyucunun bu mesajı algılayabilmesi için bilgi birikimi olması gerekir. Yazarın mesajını iletmek için kullandığı kanal ise edebi metinlerdir. Yazar ve okuyucu arasındaki dil birliği de mesajın okur tarafından algılanmasını sağlayacak olmazsa olmaz unsurlardan biridir.

İmgenin bir mesajın iletişim şekli olduğunu diğer iletişim modellerinde de görmek mümkündür. Örneğin, Harold D. Lasswell'in 1948 yılında ortaya attığı modele göre mesaj beş farklı öğe üzerinde incelenmiştir. Ancak bu öğelerin arasında dikkati çeken etkidir.

Kim? Ne Söyler Hangi Kanal ile (İletici) (Gönderi) (Araç) Kime? Ne Gibi Bir Etki İle(Alici)(Etki)

Lasswell'in modelinde "ileticinin alıcıyı etkilemek amacında olduğu ve iletişimin iknaya yönelik bir süreç olduğu görülür. İletilen mesajın ancak inandırıcı olma durumunda algılanabileceği üzerine kurulmuş olan Laswell'in kuramını bir imge çözümlemesi ile örneklendirmeye çalışalım;

“Arkasında Constantinople'u saklayan bu eski surların ardında yaşayan bir şehir olduğuna inanmak oldukça zordur. Kendinizi, kötü bir büyü ile bütün sakinlerinin taşlaşaştıldığı Arap hikâyelerindeki şehirlerden birinde hissedersiniz. Bu devasa yıkıntıların arasında dimdik duran tek şey minarelerdir ve onlarda buranın İslam'ın başkenti olduğunu kanıtlar.”

Gautier'nin İstanbul'u Batılı okura tanıtmak için kullandığı öğeler, ikna etmek için yeterli kanıtlara ve dayanaklara sahiptir. Gautier (İletici), Constantinople adlı eserinde (Araç), Okuruna (Alıcı), İstanbul'un artık Constantinople olmadığını, eski hareketli ve canlı yaşantısından uzak olduğunu, bu hali ile egzotik bir örtüye büründüğünü ve daha önemlisi buranın artık İslamın başkenti olduğunu (Gönderi) söylerken, okurunun tasvirini inandırıcı bulabilmesi için kendi toplumundaki klişelere başvurur. Arap masallarındaki büyülü fantastik dünya, İslam ile Türklerin özdeşleştirilmesi gibi. Laswell'in modelinden hareketle iletilen bir mesajin inandırıcılığının aslında imgeyi de doğurduğunu görüyoruz. O halde bir imgenin kendine yaşam alanı bulabilmesi için inandırıcı olması ilk koşuldur diyebiliriz.

İletişimin oluşabilmesinde "ozan ya da anlatıcıların imge ve eğretilemelerinin okura "ulaşması" için derin bir düş gerçeğine dalmaları gerekir." Zihninde Constantinople ve onun tarihi, İstanbul ve Türkler hakkında bir ön bilgiye sahip olmayan insanlar için Gautier'nin yaptığı betimleme ve onun çizdiği İstanbul imgesi çok inandırcı olmayacaktır. Çünkü imge sadece yazarın değil aynı zamanda okurunda değer yargılarıyla birliktelik gösterdiği zaman doğrusal bir mesaj iletişimi gerçekleşir. Yazarın okur ile imge alışverişindeki işlevini bir şema ile göstermeye çalışalım:

ÖNYARGILAR

ÖN BİLGİ

BİLGİ

GÖRMEK GÖSTERMEK

ALGILAMAK

ÖNYARGILAR

YAZAR

OKUR


Ön bilgi aşamasında, yazar imgesini oluşturacağı toplum hakkında bir bilgi birikimine sahiptir. Bilgi aşamasında yazar bu bilgileri daha da güçlendirmek için bir çalışmanın içine girer. Ancak bu aşamada yazar ön bilgi aşamasında bildiği şeylerin doğruluğunu ispatlamaya yönelik bir araştırmanın içindedir. Yani ön bilgi aşamasında bir toplumu olumsuz olarak görüyorsa, bilgi aşamasında da o toplumun kötü olduğunu ispatlayacak veriler arar. Görmek aşamasında ise yazar bu edindiği bilgilerin doğruluğunu kanıtlayan ögelere kaynağından ulaşmak ister. Bu nedenle yazarların bir kısmı anlatacakları ülkeleri ziyaret eder- ler, bazıları ise çevrelerindeki insanlardan yola çıkarak bu bildiklerinin doğruluğunu önce kendilerine, daha sonra okurlarına kanıtlama çabasına girerler. Göstermek aşamasında yazar ilk üç aşamada edindiği bilgileri harmanlayarak, imgesini doğrular ve eserinde bunlara hayat verir.Yani eserini bu imgeler doğrultusunda yazar. Algılamak aşamasında ise yazarın yazdıkları okur tarafından algılanır. Her ne kadar farklılık gösterse de yazar ve okur arasındaki imgeleme aynı önyargılar tarafından doğrulandığı sürece birbirine paralellik gösterir.

Sonuç olarak imgeyi, sunumsal bir gerçeklik kavramının, nesnel, bireysel, toplumsal algılanış şekli olarak da tanımlamak mümkündür. İmge, bizlerin kalıpyargılarımızın, bilinçaltımızın, inançlarımızın, kültürel değerlerimizin, korku ve sevgilerimizin bizlere kazandırdığı 'öteki'ni algılama, tanımlama ve sunma şeklidir.